- Saat: 01.04 -
Herkese yeniden merhaba.. Bugün sizle farklı bi' konu hakkında tartışmak istiyorum. Blogumun genelinden biraz kopuk bi' konu olduğunu düşünebilirsiniz. Yaniii birazcık kopuk, kabul ediyorum.
Bu makale benim ölüp bittiğim dizi, "Güneş'in Kızları"ndan biri olan Nazlı'yı analiz etmek. Nazlı çok özel bir karakter. Tabi onu bu kadar bize hissettirebilen de önemli. Burcu Özberk'in hakkını yemeyelim. Cidden mükemmel yansıtıyor karakterleri.
Onun mükemmel oyunculuğuyla bütünleşen bu karakter(Nazlı) ne kadar yüzeysel olarak asabi, hırçın, kabuğunda olan bi kız gibi gözükse de oldukça duygusal, kırılmış, noksan. Bunun en büyük sebebi tabiki de 4,5 yaşındayken babasının onları işe gidiyorum diyerek terk edip gitmesi. Küçücük, siyah-beyaz bi fotoğrafıyla yıllarca babasını içinde yaşatmış. Özlem duygusu onu kasıp kavurdukça kendi etrafına duvarlar örmüş. Bu duvarları örerken ailesini de unutmamış. Babasının eksikliğini, ailesine unutturabileceğini düşünmüş. Ama o eksikliğin hep kalacağını, ne kadar uğraşırsa uğraşsın kapatamayacağını, o noksanlığın hep kalacağını hiç düşünmemiş. Belki de düşündü ama o an sildi bu fikri aklından. Bilemeyeceğim.
Sevdiklerini koruyan, hâlâ içinde 4,5 yaşındaki kız çocuğunu yaşatan bu hırçın ve bi o kadar duygusal kızımızı anlayan biri çıktı karşısına. İlk başta biraz tökezlese de sonradan alıştı bizim "fasulye öküzüne". İkisininde yaraları derindi. İkisi de terk edilmişti. Tamam Nazlı'nın yarası, üzüntüsü başkaydı ama o da terk edildi sonuçta. Bir nevi Nazlı'nın ilki gibi bir şeydi Savaş. Sevgiyi onla tadacaktı. İlk başta bunu kabullenmese de sonradan farketti. O, terkedilişini sayıkladıkça Nazlı parçalandı.
Hep şunu farkederim; asabi, hırçın insanların çoğu duygusaldır. Şimdi diyorsunuz ki 'o zaman neden asabi ve hırçınlar?' Çünkü bunlar onların duvarlarındaki tuğlalar. Zayıflıklarını gizlemek için adeta bir kalkan. Nazlı'nın kalkanını Savaş indiriyor. Bizim şapşal kızımız ömründe hiç aşk yaşamamış ki. Nereden bilsin böyle çat kapı geleceğini? Geldi işte. Etrafındakiler fark etmişti onun bu halini, annesi uyarmıştı ama dinler mi? Dinlemeeezz. Savaş'ın onu defalarca kırmasına, parçalamasına, tuz buz etmesine karşı sadece üzüldüğünü belli etti o kadar. Ama sonra? Tabiki de affetti. Dayanabilir mi atarcan böyle bi' uzaklığa?
Nazlı çok mükemmel bi' karakter. Aşkı yavaş yavaş tadan, kalbini yumuşatmasına yavaş yavaş izin veren bi' tip. En doğrusu da bu zaten. Ama bir şeyi unutuyor. Hayatındaki engelleri.. Önünde engel dağları var ve onları tırmanmak çok zor. Haluk'u, Güneş'i, Rana'yı, Melisa'yı hiç düşünmüyor. O dağları tırmanmak bu kadar zorken kalbine güveniyor. Nazlı'nın aşkını bir kenara, yeniden açmak üzere bırakıyorum.
Gelelim Nazlı'nın graffiti ve şapşallıklarına. Nazlı'nın kendini ifade edebildiği tek şey boyalar ve sokak. Hatta bu yeteneğini Savaş'ın yaralarını bi nebze olsun azaltmak için de kullanıyor. Müştemilatın duvarındaki katil yazısını çiçeklerle süslüyor ve kapatıyor. Hatta Savaş'ın ilk yaralarına orada dokunuyor. Savaş bunları anlatırken fazla ciddiyete dayanamayan Nazlı, yine yapıyor yapacağını ve "Yalan söyleseydin anlardım ki ben. Çeşitli çeşitli süper güçleri var benim." diyip çimleri Savaş'a fırlatıyor. Sonra yine bir gün Savaş'ın güzel iltifatına dayanamayıp kurumuş sarmaşıkları alıp Savaş'a atıyor. Kafasını dağıtmak için yapıyor aslında bunları. Yoksa nutku tutulur. Hıçkırmaya başlar. Heyecanlığında başlıyor hızlı hızlı konuşmaya. Vallaha çok tatlı oluyor öyle olunca. Babaannemin tabiriyle bıdır bıdır konuşuyor. Sonra Savaş'ın yüzünde bi' tebessüm yayılıyor. O da gülmeye başlıyor.
"Eee sende Nazlı gibi küçüklükten duvarların arasından dışarıya el sallayanlardan mısın? Yoksa Savaş gibi müştemilatta kalan fasulye öküzümü?"
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder