Hacettepe'den Topkapı'ya doğru başlayan
yolculuk, Güneşin Kızları ile taçlandı. Muhteşem
Yüzyıl'da Huricihan Sultan karakterine hayat vermiş ve orada da asaletiyle, güzelliğiyle iz bıraktı akıllarda. Muhteşem Yüzyıl'da ki o üstün performansı şüphesiz
herkesi büyüledi.
Gece uyumayanlar bilir,onlar bazen en
siyahından derin hüzünleri aydınlığa çıkarır. Ne çok
yaşama telaşı var. Özberk, masallardan fırlayan bir prenses gibi, bal prenses veya
rapunzel demek daha uyumlu olur gibi. İnsan baktıkça dünya telaşını unutuyor. Nazlı Yılmaz karakterine
değinmek isterim. Biraz Burcu'nun bal ruhu Nazlı Yılmaz'la bütünleşmiş. Öyleki Burcu gibi Nazlı'nın da içi çok derin. İzlerken korkuyorum o derinlikte kaybolacağım diye. Mükemmel oyunculuğu bizi alıp denizin en dibine sürüklüyor, Nazlı'yı yaşıyoruz. Onun yaşadığı acıları, hüzünleri, içindeki çocuğu bize hissettiriyor. Nazlı öyle bir izlenim yarattı ki ilk bölümden güçlü, özgüvenli, düşündüğünü
içinde tutmayan, özgür... İkiz
kardeşine göre her ne kadar güçlü gözüksede içinde küçük bir kız çocuğu var. Sezen ne güzel söylemiş "Küçüğüm." bu şarkı tam anlamıyla
Nazlı için yazılmış diye düşünmeden edemiyor insan.
Gündüz ne kadar
aydınlıksa, gece de bi' o kadar
karanlıktır öyle değil mi? Burcu Özberk, Nazlı Yılmaz karakterine can verirken
tam olarak bu kısır döngüyü yaşıyor. Nazlı'nın aydınlık yanı olan kişi Burcu
Özberk aslında. Nazlı kendi kabuğunda, yalnız hisseden, çevresindeki altın
kıymetinde gördüğü kişileri ölümüne savunan, koruyan biri. Aslında Burcu'nun da
böyle olduğunu söyleyebiliriz. Mesut Yar'ın sunduğu Burada Laf Çok programında
bahsetmişti. Küçükken annesine, ablasına laf eden çoğu kişinin arkasından taşlayıp kovalarmış. Hırçın
Nazlı'mız ruhumuza dokunurken belki de bu yüzden dokunuyordur. Sonuçta Burcu'da artık Nazlı ile bir
bütün. Burcu, arkadaşlarıyla gülüp
eğlenmeyi seven biri. Nazlı ise dediğim gibi kendi kabuğunda, kendi hayatını
yaşayan bi kız. Burcu hayatını dolu dolu yaşıyor. Sete giden bir arkadaşım
Burcu için "Elinde olsa 7/24 her an gülümseyecek." demişti. Gerçekten
de öyle sürekli gülüyor, samimiyet abidesi, çok iyi niyetli biri. Nazlı kendi
kabuğunda kaldığı için sadece ailesiyle gülen, ailesiyle
hayatını dolduran genç bi kız. Ama tabiki de onun da
gülme sebepleri var. Ancak güldüğü
kadar da üzülüyor, yıpranıyor. Hayatına damdan düşerek girdiği arkadaşı fasulye öküzü, onu çok üzdü. Suçu sadece
sevmekken üzülen kişi hep Nazlı oldu. O kendi kabuğundayken onu hiç
kırmamışlardı ki. Neden bu kesici, parçalayıcı darbeleri en sevdiği, bal
gülüşlü Bohem Prens dediği kişi üzüyordu? "Kıran hep kırılır." derler. Nazlı kimi kırdı da en sevdiği can parçası onu üzdü? Yalnızlığını bulanık bir suya çevirdi. Burcu'yu yalnız, üzgün, kırılmış gördüğümüz tek beden Nazlı mıydı yoksa?
Bohem prens demişken, sahi Arıza kızımızın
ilk aşkı Bohem Prens. Her şey ilklerle yaşanmaz mı zaten?
İlk içki...İlk arkadaş...İlk dost...İlk aşk...
Nazlı Savaş'ta her şeyin ilkini yaşadı. İlk
dostluk, ilk arkadaş, ilk aşk...
İlkler
unutulmaz, unutulmamalı. Bazen bazı kızlar babalarının eksikliğini ya
erkeklerde ya da erkeklerden kaçarak bulurlar. Aslında bakarsanız Nazlı hem kaçtı hem kendini savaşın ortasında buldu.
Savaş onun çocuk tarafını gördü.
Nazlı "Gitme, nolur." dediğinde kendini klinikte
bulucağını bildiği halde gitmedi. Onun o derindeki küçük kalbini kırmak istemedi.
O'nu bir kez daha ağlarken görmek
istemedi. Nazlı bohem prensin
aydınlık yanı oldu.
Savaş, "Melisa'yı tanımasaydım aşık olmadan ölecektim." dedi. Belkide Savaş o
duyguyu hiç tatmadı. Sadece tattığı hissin aşk olduğunu
düşündü. Bilemeyeceğim. Ama şundan eminim;
Savaş
hiç tatmadığı duyguları Nazlı'da tattı. Nazlı'yı tanıdıkça kalbindeki yaralar sarıldı, çukurlar ve boşluklar dolduruldu. İşte ilkler böyledir. Unutulmaz, fark edilmez, gelir ve gider…
Beni bu aşkta en çok
etkileyen şey birbirlerinin eksikliklerini tamamlaması oldu. Bundan 10 yıl sonra bile SavNaz aşkı unutulmuycak efsaneler arasında
yer alıcak ve örnek alınacak. Hepimiz adımız kadar eminiz.
Öyle değil mi?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder