2 Eylül 2015 Çarşamba

Nazlı'da Burcu'dan Bir Parça

 -Saat 19.00-
   Hacettepe'den Topkapı'ya doğru başlayan yolculuk, Güneşin Kızları ile taçlandı. Muhteşem Yüzyıl'da Huricihan Sultan  karakterine hayat vermiş ve orada da asaletiyle, güzelliğiyle iz bıraktı akıllarda. Muhteşem Yüzyıl'da ki o üstün performansı şüphesiz herkesi büyüledi.
   Gece uyumayanlar bilir,onlar bazen en siyahından derin hüzünleri aydınlığa çıkarır. Ne çok yaşama telaşı var. Özberk, masallardan fırlayan bir prenses gibi, bal prenses veya rapunzel demek  daha uyumlu olur gibi. İnsan baktıkça dünya telaşını unutuyor. Nazlı Yılmaz karakterine değinmek isterim. Biraz Burcu'nun bal ruhu Nazlı Yılmaz'la bütünleşmiş. Öyleki Burcu gibi Nazlı'nın da içi çok derin. İzlerken korkuyorum o derinlikte kaybolacağım diye. Mükemmel oyunculuğu bizi alıp denizin en dibine sürüklüyor, Nazlı'yı  yaşıyoruz. Onun yaşadığı acıları, hüzünleri, içindeki çocuğu bize hissettiriyor. Nazlı öyle bir izlenim yarattı ki ilk bölümden güçlü, özgüvenli, düşündüğünü içinde tutmayan, özgür... İkiz kardeşine göre her ne kadar güçlü gözüksede içinde küçük bir kız çocuğu var. Sezen ne güzel söylemiş "Küçüğüm."  bu şarkı tam anlamıyla Nazlı için yazılmış diye düşünmeden edemiyor insan.
   Gündüz ne kadar aydınlıksa, gece de bi' o kadar karanlıktır öyle değil mi? Burcu Özberk, Nazlı Yılmaz karakterine can verirken tam olarak bu kısır döngüyü yaşıyor. Nazlı'nın aydınlık yanı olan kişi Burcu Özberk aslında. Nazlı kendi kabuğunda, yalnız hisseden, çevresindeki altın kıymetinde gördüğü kişileri ölümüne savunan, koruyan biri. Aslında Burcu'nun da böyle olduğunu söyleyebiliriz. Mesut Yar'ın sunduğu Burada Laf Çok programında bahsetmişti. Küçükken annesine, ablasına laf eden çoğu kişinin arkasından taşlayıp kovalarmış. Hırçın Nazlı'mız ruhumuza dokunurken belki de bu yüzden dokunuyordur. Sonuçta Burcu'da artık Nazlı ile bir bütün. Burcu, arkadaşlarıyla gülüp eğlenmeyi seven biri. Nazlı ise dediğim gibi kendi kabuğunda, kendi hayatını yaşayan bi kız. Burcu hayatını dolu dolu yaşıyor. Sete giden bir arkadaşım Burcu için "Elinde olsa 7/24 her an gülümseyecek." demişti. Gerçekten de öyle sürekli gülüyor, samimiyet abidesi, çok iyi niyetli biri. Nazlı kendi kabuğunda kaldığı için sadece ailesiyle gülen, ailesiyle hayatını dolduran genç bi kız. Ama tabiki de onun da gülme sebepleri var. Ancak güldüğü kadar da üzülüyor, yıpranıyor. Hayatına damdan düşerek girdiği arkadaşı fasulye öküzü, onu çok üzdü. Suçu sadece sevmekken üzülen kişi hep Nazlı oldu. O kendi kabuğundayken onu hiç kırmamışlardı ki. Neden bu kesici, parçalayıcı darbeleri en sevdiği, bal gülüşlü Bohem Prens dediği kişi üzüyordu? "Kıran hep kırılır." derler. Nazlı kimi kırdı da en sevdiği can parçası onu üzdü? Yalnızlığını bulanık bir suya çevirdi. Burcu'yu yalnız, üzgün, kırılmış gördüğümüz tek beden Nazlı mıydı yoksa?
   Bohem prens demişken, sahi Arıza kızımızın ilk aşkı Bohem Prens. Her şey ilklerle yaşanmaz mı zaten?
İlk içki...İlk arkadaş...İlk dost...İlk aşk...
   Nazlı Savaş'ta her şeyin ilkini yaşadı. İlk dostluk, ilk arkadaş, ilk aşk...
İlkler unutulmaz, unutulmamalı. Bazen bazı kızlar babalarının eksikliğini ya erkeklerde ya da erkeklerden kaçarak bulurlar. Aslında bakarsanız Nazlı hem kaçtı hem kendini savaşın ortasında buldu. Savaş onun çocuk tarafını gördü. Nazlı "Gitme, nolur." dediğinde kendini klinikte bulucağını bildiği halde gitmedi. Onun o derindeki küçük kalbini kırmak istemedi. O'nu bir kez daha ağlarken görmek istemedi. Nazlı bohem prensin aydınlık yanı oldu.
    Savaş, "Melisa'yı tanımasaydım aşık olmadan ölecektim." dedi. Belkide Savaş o duyguyu hiç tatmadı. Sadece tattığı hissin aşk olduğunu düşündü. Bilemeyeceğim. Ama şundan eminim;
Savaş hiç tatmadığı duyguları Nazlı'da tattı. Nazlı'yı tanıdıkça kalbindeki yaralar sarıldı, çukurlar ve boşluklar dolduruldu. İşte ilkler böyledir. Unutulmaz, fark edilmez, gelir ve gider…

   Beni bu aşkta en çok etkileyen şey birbirlerinin eksikliklerini tamamlaması oldu. Bundan 10 yıl sonra bile SavNaz aşkı unutulmuycak efsaneler arasında yer alıcak ve örnek alınacak. Hepimiz adımız kadar eminiz. Öyle değil mi?  

30 Ağustos 2015 Pazar

Nazlı Yılmaz Analizi..

Saat: 01.04 -
 Herkese yeniden merhaba..  Bugün sizle farklı bi' konu hakkında tartışmak istiyorum. Blogumun genelinden biraz kopuk bi' konu olduğunu düşünebilirsiniz. Yaniii birazcık kopuk, kabul ediyorum.

   Bu makale benim ölüp bittiğim dizi, "Güneş'in Kızları"ndan biri olan Nazlı'yı analiz etmek. Nazlı çok özel bir karakter. Tabi onu bu kadar bize hissettirebilen de önemli. Burcu Özberk'in hakkını yemeyelim. Cidden mükemmel yansıtıyor karakterleri.

   Onun mükemmel oyunculuğuyla bütünleşen bu karakter(Nazlı) ne kadar yüzeysel olarak asabi, hırçın, kabuğunda olan bi kız gibi gözükse de oldukça duygusal, kırılmış, noksan. Bunun en büyük sebebi tabiki de 4,5 yaşındayken babasının onları işe gidiyorum diyerek terk edip gitmesi. Küçücük, siyah-beyaz bi fotoğrafıyla yıllarca babasını içinde yaşatmış. Özlem duygusu onu kasıp kavurdukça kendi etrafına duvarlar örmüş. Bu duvarları örerken ailesini de unutmamış. Babasının eksikliğini, ailesine unutturabileceğini düşünmüş. Ama o eksikliğin hep kalacağını, ne kadar uğraşırsa uğraşsın kapatamayacağını, o noksanlığın hep kalacağını hiç düşünmemiş. Belki de düşündü ama o an sildi bu fikri aklından. Bilemeyeceğim.

   Sevdiklerini koruyan, hâlâ içinde 4,5 yaşındaki kız çocuğunu yaşatan bu hırçın ve bi o kadar duygusal kızımızı anlayan biri çıktı karşısına. İlk başta biraz tökezlese de sonradan alıştı bizim "fasulye öküzüne". İkisininde yaraları derindi. İkisi de terk edilmişti. Tamam Nazlı'nın yarası, üzüntüsü başkaydı ama o da terk edildi sonuçta. Bir nevi Nazlı'nın ilki gibi bir şeydi Savaş. Sevgiyi onla tadacaktı. İlk başta bunu kabullenmese de sonradan farketti. O, terkedilişini sayıkladıkça Nazlı parçalandı.

  Hep şunu farkederim; asabi, hırçın insanların çoğu duygusaldır. Şimdi diyorsunuz ki 'o zaman neden asabi ve hırçınlar?' Çünkü bunlar onların duvarlarındaki tuğlalar. Zayıflıklarını gizlemek için adeta bir kalkan. Nazlı'nın kalkanını Savaş indiriyor. Bizim şapşal kızımız ömründe hiç aşk yaşamamış ki. Nereden bilsin böyle çat kapı geleceğini? Geldi işte. Etrafındakiler fark etmişti onun bu halini, annesi uyarmıştı ama dinler mi? Dinlemeeezz. Savaş'ın onu defalarca kırmasına, parçalamasına, tuz buz etmesine karşı sadece üzüldüğünü belli etti o kadar. Ama sonra? Tabiki de affetti. Dayanabilir mi atarcan böyle bi' uzaklığa?

  Nazlı çok mükemmel bi' karakter. Aşkı yavaş yavaş tadan, kalbini yumuşatmasına yavaş yavaş izin veren bi' tip. En doğrusu da bu zaten. Ama bir şeyi unutuyor. Hayatındaki engelleri.. Önünde engel dağları var ve onları tırmanmak çok zor. Haluk'u, Güneş'i, Rana'yı, Melisa'yı hiç düşünmüyor. O dağları tırmanmak bu kadar zorken kalbine güveniyor. Nazlı'nın aşkını bir kenara, yeniden açmak üzere bırakıyorum.

   Gelelim Nazlı'nın graffiti ve şapşallıklarına. Nazlı'nın kendini ifade edebildiği tek şey boyalar ve sokak. Hatta bu yeteneğini Savaş'ın yaralarını bi nebze olsun azaltmak için de kullanıyor. Müştemilatın duvarındaki katil yazısını çiçeklerle süslüyor ve kapatıyor. Hatta Savaş'ın ilk yaralarına orada dokunuyor. Savaş bunları anlatırken fazla ciddiyete dayanamayan Nazlı, yine yapıyor yapacağını ve "Yalan söyleseydin anlardım ki ben. Çeşitli çeşitli süper güçleri var benim." diyip çimleri Savaş'a fırlatıyor. Sonra yine bir gün Savaş'ın güzel iltifatına dayanamayıp kurumuş sarmaşıkları alıp Savaş'a atıyor. Kafasını dağıtmak için yapıyor aslında bunları. Yoksa nutku tutulur. Hıçkırmaya başlar. Heyecanlığında başlıyor hızlı hızlı konuşmaya. Vallaha çok tatlı oluyor öyle olunca. Babaannemin tabiriyle bıdır bıdır konuşuyor. Sonra Savaş'ın yüzünde bi' tebessüm yayılıyor. O da gülmeye başlıyor.

"Eee sende Nazlı gibi küçüklükten duvarların arasından dışarıya el sallayanlardan mısın? Yoksa Savaş gibi müştemilatta kalan fasulye öküzümü?"

Yalnızım diyen kişiler gerçekten yalnız mı?

   Bu gece uykumun bölünmesiyle 3.16'da kalktım. Her zamanki gibi uyku sersemliğiyle boş olan aklımı doldurmaya yetecek bir soru belirdi kafamda. "Acaba yalnızım diyenlerden kaç kişi gerçek anlamda yalnız?" Evet uyku sersemliğimi yeterince dağıtacak bu soruyu düşünmeye başladım.

   Yalnızlık artık günümüzde çoğu gencin/ergenin ağzından duyduğumuz bir kelime haline geldi. Peki ya gerçekten yalnızlar mı? En ufak bir şeyde odasının köşesine sinip "yalnız kaldım" diyenlerden bahsetmiyorum. Mesela konuşacak kimseleri olmadığı için odalarındaki eşyalarla, oyuncaklarla vb. şeylerle konuşanlar; dış dünya dediğimiz odasının dışında kalan dünyayla tek bağlantısı internet olan bi' kız? İşte yalnızlık derken kastettiğim şey bu.

  Mesela ben. Yalnız mıyım diye kendime çok sordum. Düşündüm, tarttım, ölçtüm, biçtim. Ve vardığım sonuç şu: Arkadaşlar, ben yeri geldiğinde yalnızım. O ne demek şimdi? Neden kastediyorsun dediğinizi ufaktan işitir gibiyim. Peki neden böyle diyorum? Çünkü arkadaşlarım var. Ama bir görünüp bir kaybolan, işleri düştüklerinde yanıma gelenler ve kendileri isterlerse benle vakit geçirenler.. Ailem var. Ama bi' sevip bi' üzen. Çayım var mesela ama elime aldığımda çoktan soğumuş olan. Soğuk çay sevilir mi? Bakın farkettiyseniz çay topluluk içeceğidir. Toplumun birlik kaynağı soğursa insanlara nasıl ısınırsın? Yalnızlığı da en çok bu körüklemez mi zaten? Elinden hiçbir şey gelmediği için toplumun ortasında kalakalmak.

  İşte gördüğünüz gibi bende birer yeri geldiğinde yalnız olanlardanım. Kabuğuma çekilmiyorum ama o kabuğu da kırmıyorum. Peki siz düşünün. Siz nasıl yalnızlardansınız?